Balca Yücesoy için çok fazla tanımlama yapabilirim aslında. Deli kadın, tatlı kadın, güzel kadın, akıllı kadın, havalı kadın, okumuş kadın… Ancak en iyi tanımlamayı kendisi yapmış. Cesur bir gevezeyim” diyor. “Ruhum 4 Mevsim” isimli kitabıyla önemli bir okuyucu kitlesine ulaşan Balca Yücesoy, “Bir çok insanın ve özellikle kadınların dile dökemediği bir çok duygusunu yazabiliyorum” diyor.
RÖPORTAJ: MURAT YILDIRIM
Birinci kitabınla oldukça ses getirdin. Kolay okunur olmasına rağmen zor konuları ele aldın. Yazarken seni neler besliyor?
Sanırım beni hayata olan bakış açım besliyor. Görmekle bakmak arasında çokça gezinmiyorum. Bakmak diye bir kavram yok hayatımda. Ben her şeyi görüyorum sanırım. Doğru gördüğümü asla iddia etmem ama tatlı gördüğümü söyleyebilirim. Bu ne demek diyeceksiniz? Bu şu demek… Tatlı tatlı görürken hayatı, tatlı tatlı yaşamak ve fark ettiklerini yazmak demek. Beni okuyanların en çok kullandıkları ortak cümle şu benimle ilgili: ‘’Aaaa ben de bunu düşünüyorum ama kimseye söylemedim’’. Sanırım ben insanların kendi içlerine söyledikleri şeyleri yazıyorum. Ben insanlarla ve yaşadıklarıyla beslenip, kendi bakış açımla yazıyorum. Bir de sanırım cesurum. Sanırım demeyeyim. Cesurum! Bir çok insanın ve özellikle kadınların dile dökemediği bir çok duygusunu yazabiliyorum. Kadınların yapamadıkları ve söyleyemediklerini ve yazamadıklarını yapmak, söylemek, yazmak en büyük hayalim.
Rahat bir yazım dilin var. Ağdalı Türkçe kullanmıyorsun, konuşur gibi yazıyorsun. Bu nedenle rahat okunuyorsun. Herkes tarafından anlaşılsın mı istiyorsun?
Ben hala işimi soranlara yazarım diyemiyorum. Burnum kaşınıyor. Utanınca kızarmam ben. Sadece burnum kaşınır. Yazar deyince bana bir utanma geliyor. Sanki kendime yazar dersem yazarlar bana kızacakmış gibi düşünüp, susup, burnumu kaşıyorum. Çünkü ben konuştuklarını daha çok kişi duysun isteyen bir gevezeyim sadece. Bu yüzden de yazdıklarımı konuşuyor gibi yazıyorum. İnsanları dinlerken lafı dolaştıranları bile susturup kendim sonuca bağlarım. O yüzden yazdıklarım rahatça okunulsun, kafa karıştırmasın, paragrafın sonuna gelindiğinde başı unutulsun istemiyorum. Herkes anlayabilsin. Herkesin bir tarzı var bu anlamda. Ve herkes herkesi o tarzıyla eleştirebilir. Ben de son derece açığım eleştiriye. Eleştirenlere de hep aynı şeyi söylüyorum tatlı tatlı. Ama ben yazar değilim ki, sadece konuştuklarımı yazıyorum
Oğlun Behiç’le aran nasıl nasıl? Yazı yazmadaki rahat iletişim tarzını onunla da yaşayabiliyor musun? Yoksa farklı annelik yöntemlerin mi var?
Bu sanırım Ben’im. Bir gün evimize oğlumun bir arkadaşı geldi. Odasında oynamaya başladılar. Ben de onları eğlendireyim diye yüzümü gözümü boyadım şapşal şapşal. Pat diye odasının kapısına geldim. Komik komik dans etmeye başladım o şapşal boyalı suratla. İkisi bana baktı ve kesinlikle gülmediler. Oğlum arkadaşına baktı ve ‘’panik yapma,annem delidir ‘’ dedi. Ben kahkaha attım ama onlar yine gülmedi. Doğanın dengesi sanırım bu. Yaramaz anneye akıllı bebek. Bu dengenin yanında oğluma asla anne olmaya çalışmadım. Ona yol gösterici ve anlatıcı olmayı tercih ettim. O çocuk anlamaz demedim, hayata dair sorduğu soruların hepsine doğru ve anlayacağı bir dille cevap verdim. Sonra bi baktık ki birbirimizin en yakın arkadaşı olmuşuz. Ona dinlemeyi ve konuşmayı öğrettim.
Kitabında yazının yanı sıra bolca fotoğraf var. Daha kolay okunması için mi?
Kesinlikle doğru bir tespit. İnternet ve sosyal medya her şeyi insanların ayağına kadar getiriyor. Böylece insanların kitapçıya gidip kitap almasına ve okumasına dair tembellikleri oluşuyor. Görsel olarak zengin olan bir kitabın dikkatlerini daha çok çekeceğini düşündüm. Ve öyle de oldu. Aldığım yorumlar hep aynı doğrultudaydı. Kimse yorulmamıştı okurken. Bir de şöyle bir hayat felsefem var. Zaten yeterince yorulduğumuz ve kötü sonları sıkça yaşadığımız bir dünyada yaşıyoruz. Geri kalan ve bizlerin yarattığı her şey keyifli olmalı. Bu yüzdendir ki kötü sonlu filmler asla seyretmem ben. Ya da beni ruhen yoracak hiçbir şeye yaklaşmıyorum. Hepsinden kaçıyorum. Çünkü yeterince yoruluyor ve kötü sonlar yaşıyoruz.
Yazmaktan okumaya fırsat bulabiliyor musun?
Kabul ediyorum eskiden daha çok okurdum. Babam ve dedem harika okuyuculardı. Evimizde inanılmaz bir kütüphane vardı. Bir evde kütüphane varsa o evdeki çocuklar ister istemez kitap okumak durumunda kalıyor. Kitap kokusu evin her yerine işlemiş oluyor çünkü. Hatta ortaokula geçtiğimde o yaş gurubu için erken olabilecek tüm kitapları çoktan okumaya başlamıştım. Aziz Nesin’den, Çetin Altan’a, Cengiz Aytmatov’dan Uğur Mumcu’ya, Jack London’dan IsaacAsımov’a kadar okuyordum.Tabi o yıllarda okuduğum bu yazarları sonradan tekrardan okudum. Şimdilerde ise yeni yazarları takip etmek istiyorum. Onları okumaya çalışıyorum. Buket Uzuner hayranıyım. Neredeyse her kitabını en az iki kere okumuşumdur. Şu an yine Adana’dan çıkan iki yazarımızın kitabını birden okumaya çalışıyorum. Sema Soykan ve Obengül Ejder’in harika kitaplarını okuyorum.
Aynı zamanda önemli bir mağazanın sorumlu müdürüsün. Yazarlıkla yöneticilik aynı bedende nasıl bir uyumu yakalıyor.
Aslında her ikisi de benim mesleğim. Biri güçlü yanlarımı ortaya koyduğum, biri duygusal yanlarımı ortaya çıkartan iki meslek sahibiyim. Ama mağazacılığı bedenim el verdiği sürece yapabilirim. Oysa yazarlık ölene kadar devam edecek. Çünkü beden yaşlanıyor ama ruh asla. Oğlum üniversiteyi kazandığında küçük bir kasabaya yerleşip sadece yazmak istiyorum.











