22 Şubat 2016 Pazartesi günü bu köşede "Kibar'dan açıklama bekliyoruz" diye bir yazı yazmıştım.
Konu bir yaygın gazetede yer alan haberlerle ilgili idi. Gazeteci Kenan Kıran bir haber yazmış, Adana Haber Gazetesi de kaynak göstererek bu haberden alıntı yapmıştı. Haberde KPSS sınavları ele alınıyor bazı üniversitelerde Fetullahçı kadrolaşma iddiaları olduğu dile getiriliyordu. Adı geçen Üniversitelerden biri de Çukurova Üniversitesi idi. Adana'nın bir gazetesinin bu iddiayı ciddiye alması benim de bir gazeteci olarak köşemden "Doğru mu?" diye sorgulamamdan daha doğal ne olabilir.
Hakaret yok, iftira yok... Sadece soru var.
Hatta "Sayın" ifadesini bile kullanıp "Buyrun bir açıklama yapın" demişim.
Rektör Mustafa Kibar hemen hukuk bürosuna talimat vermiş bizi şikayet etmiş.
Köşe yazım ile haber aynı sayfada yer alınca doğrudan bana yönelmişler.
Adımı bile yanlış yazdıklarını ifadeye gittiğimde öğrendim. "Selim" diyorlar 40 yıllık Salim'e.
Aslında "Bu ben değilim. Benim Adım Salim. Selim kim? Soyadı benzerliği olmasın?" diye ifade vermeyi reddetip alayını dalgaya almak vardı ama polisler ve savcı beye saygısızlık olsun istemedim.
Çukurova Üniversitesi'nin nasıl bir zihniyetle yönetildiğini göstermek açısından değinmek zorundayım ama...
Benzer bir olay Hürriyet Gazetesinde muhabirlik yaptığım yıllarda başıma gelmişti.
Atilla Altıkat Köprüsü'(D 400 Karayolunda altgeçit yapılınca yıkıldı)nün altında bulunan Koç Minibüslerinin yazıhanesi bir mafya grubu tarafından basılmış, dağıtılmış, çalışanları fena darp edilmişti. Olay yerine yakındım. Olayı en sıcak fotoğrafları ile sadece ben görüntüleyebilmiştim. Ertesi gün Hürriyet'in 3. sayfasının manşetinde "Kim Bu Altıkat Mafyası" başlıklı haberim sadece hha(Hürriyet haber Ajansı)/ADANA imzasıyla yayımlanmıştı.
Yanında da o günlerde üniversite muhabirliği yapan Tuncay Dağlı arkadaşımın imzasıyla, kutu içinde başka küçük bir haber vardı.
Haberin gazetede çıktığı gün yanıma gelen beni tanıyan mafyacılardan biri "Bu Tuncay Dağlı kim sizin gazetede?" diye öfkeyle sordu. Ardından benim yaptığım haberi gösterdi. Haber gazetede çıkınca Vali Naci Parmaksız, emniyeti seferber etmiş "Bulacaksınız bunları" demiş. Grubu koruyup, kollayan dönemin asayiş sorumlusu polis şefi de "Birkaç çocuk verin konuyu kapatalım" diye bunlara baskı yapmaya başlamış. Bunlar da intikam amaçlı haberin yanında ismini gördükleri Tuncay'ı aramaya başlamışlar. Benden de arkadaşımı istiyorlar(!).
Güler misin, ağlar mısın?
Tuncay'ın haberle ilgisi olmadığını, haberi benim yaptığımı, Tuncay'ın imzasının ayrı çerçeve içinde başka bir habere atılmış olduğunu, kendi haberlerinin imzasız çıktığını izah etmeye çalıştım.
Hala, "Tamam da gardaşım niye buraya bunun adını yazmışlar" deyip duruyordu. Tuncay'ı kurtarmak için olayı üstlendiğimi düşünüyorlardı.
En son çektiğim fotoğraflardan bende kalanları gösterince haberi benim yaptığıma inandılar. İlk öfke anı geçtiğinden "Nasıl yaparsın, yaktın bizi" şeklinde bir iki sitem edip ayrıldılar.
Anlattığım bu gerçek olayda muhattaplarım ve eğitim durumları hakkında detaya girmeme gerek yok sanırım.
Ancak Rektör Mustafa Kibar'ın olayı öyle mi?
Çukurova Üniversitesi bünyesinde 1 Hukuk Fakültesi, 1 İletişim Fakültesi 1 de iletişim ve basın yayın ile ilgili Meslek Yüksekokulu var. Hepsi mesleğimizle ilgili...
Yüzlerce öğrenciye hukuk, gazetecilik, radyoculuk, televizyonculuk öğretiyorlar.
Haberin üzerinde aynı sayfada imzalı köşe yazım var diye "Sayfada adı olduğuna göre, yazsa yazsa bu yazmıştır" kafasıyla şikayet ediyorlar.
Ne yazık ki bu sefer gülemiyorum.
İlkokullara konulan "Medya okur yazarlığı" dersinin önemsiz olduğunu sanırdım. Meğer çok önemliymiş. Her kariyerdeki insanın okuduklarını anlamak için önce bu tedrisattan geçmesi gerekiyormuş.
Bir rektörün okuduğunu anlamaması vahimdir.
Anladığı halde sırf şikayet olsun diye anlamamazlıktan gelmesi ise vahim oğlu vahimdir.











