Ünlü televizyoncu ve gazeteci Uğur Dündar’la İngiltere’nin başkenti Londra’da sohbet ettik. Londra Myfair Sofra Restoranlar Zinciri Sahibi Hüseyin Özer’in de bulunduğu sohbet sırasında Türkiye’deki son gelişmeleri değerlendirdik. İngiltere’de yaşayan bir gazeteci olarak Sayın Dündar’ın Türkiye’ye bakış açısı benim için çok önemliydi.
Bu nedenle de sohbetimizin ağırlığı Türkiye’deki sistem değişikliği, demokrasi ve basın özgürlüğü konuları oldu. Sayın Dündar, Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül’ün tutuklanmalarıyla ilgili olarak, “Basın özgürlüğü kelepçelenip zindana tıkıldı. Ancak, gerçekler asla hapsedilemez” dedi.
Ali SAMUK (Londra)
Tanımayanlar için özetlemek istiyorum. Adanalıyım… 1980’li yıllarda Hürriyet Haber Ajansı Adana Bürosu’nda muhabirlik yaptım. Sonra kendi adıma gazete çıkarttım. İşler beklediğim gibi gelişmeyince, daha önce de kaldığım Londra’ya yerleşme kararı aldım. Yaklaşık 20 yıldır burada yaşıyorum.
Ancak, Türkiye’deki gelişmeleri de yakından takip ediyorum. Londra’daki Türk arkadaşlarımla zaman zaman değerlendirme yapıyoruz. Sofra Restoran’a sık giderim. Çünkü Türk yemekleri ağırlıklı olarak burada var. Eee, yurt dışında yaşıyorsanız, geleneğinize uygun damak tadına hasret kalıyorsunuz. Sofra Restoran’lar sahibi Hüseyin Özer’le de çok iyi dostluğumuz var.
Uğur Dündar’la da burada sohbet etme şansımız oldu. Hüseyin Özer, Uğur Dündar ve ben uzun süre Türkiye’nin son dönemlerini konuştuk. Fikir alışverişinde bulunduk. Serde gazetecilik olunca insan soramadan edemiyor. Gazetecilik damarım kabardı ve Uğur Dündar’la söyleşi yapmaya başladım.
Aslında Sayın Dündar’a çok soru sormaya gerek yok. Zira; sizin istediğimizi zaten biliyor ve ona göre sohbeti yönlendiriyor. Londra Myfair Sofra Restoran’daki söyleşimiz de böyle oldu.
Sohbetimize Türkiye’nin en son güncel konuları arasındaki “gazeteci tutuklamalarını” soru olarak yönelttim…
“Basın özgürlüğü kelepçelenip zindana tıkıldı. Ancak, gerçekler asla hapsedilemez. Şimdi burada söyleyeceklerimi, birkaç gün önceki köşe yazımda da belirtmiştim” dedi ve yıllar önce Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık yapmış iki önemli liderle ilgili anılarını anlattı.
ECEVİT’İN KORUMA MÜDÜRÜ BAGAJA
“1974’lü yıllardı. O dönemde TRT’de Arena Programını hazırlıyor ve sunuyordum. Rahmetli Bülent Ecevit’in eşi Rahşan Ecevit, benim partisinin bir programında yer almamı istemiş. Talebi inceledim ve programın siyasi nitelikli olması nedeniyle reddettim. Teklifi yapanlar yanıtımı bizzat Rahşan Hanım’a iletmemi rica ettiler. Hayhay dedim ve Başbakanlık konutuna gittim. Bülent Bey ve Rahşan Hanım’a neden reddettiğimi anlattım. Bülent Bey,
“Tercihinize saygı duyarız” dedi. Bir süre sonra izin istedim. Sayın Ecevit, “Olmaz… Siz buraya misafir olarak geldiniz. Biz sizi bırakırız” dedi. Dışarı çıktık kapıda Başbakanlık makam aracı vardı. Renault makam aracına hepimizin sığmayacağı anlaşılınca, “Sayın Başbakan ben kendi imkanlarımla giderim” diyerek tekrar müsaade istedim. Bülent Bey karşı çıktı. Tam bu sırada Başbakanlık Koruma Amiri Mümtaz Bey, “Efendim ben bagaja sığarım” diyerek, makam aracının arka kısmına geçti ve sorun böyle çözüldü”…
SÜLEYMAN DEMİREL İLE OLAN ANISI
Uğur Dündar, Süleyman Demirel ile olan bir anısını daha anlatmak istediğini söyledi. Memnuniyetle dinlerim dedim ve sözü Sayın Dündar’a verdim…
“Arena Programı çok tutmuştu. Vatandaşlar Arena Programı’nın yayınlanacağı günü ve saati heyecanla beklerdi. Yolsuzluk yapanların, hırsızlık yapanların ipliğini pazara çıkartıyordum. Halkın sağlığıyla oynamak isteyenlere izin vermiyordum. Bu nedenle vatandaşlar bana çok güveniyordu. Ben de bu güvene layık olabilmek amacıyla daha çok çalışıyordum.
Televizyoncu ve gazeteci olarak liderleri de takip ediyordum. Rahmetli Süleyman Demirel’in bir gezisinde vatandaşın biri “Sayın Başbakanım, bir sorunumuz var. Uğur Dündar’la görüşmek ve anlatmak istiyoruz. Bu konuda bize yardımcı olur musunuz?” diye ricada bulunmuş.
Demirel de bunun üzerine yakındaki yetkililere, “Burada Başbakan olarak sorunları çözebilecek tek kişi benim. Ancak, vatandaş sorununu Uğur Dündar’a anlatarak çözmek istiyor” demiş. Bu cümle daha sonra Demirel’in ağzından dinleyenlerce bana aktarılmıştı. Demek istediğim; gazeteci halkın gözü, kulağıdır”.
YURTDIŞINDAN ÖRNEKLER VERDİ
Uğur Dündar daha sonra Amerika ve Avrupa’dan bazı örnekler vermek istediğini söyledi.
Ve şöyle konuştu;
“Amerika Birleşik Devletleri’nde Cumhuriyetçi Wiskonsin Senatoru, Joseph (Joe) Mc Carthy’nin 1956 yılında başlattığı “Cadı avı”, onun cesur bir Televizyon habercisi tarafından avlanmasıyla son buluyordu!..
Efsanevi haberci Edward Murrow, çalıştığı CBS kanalında hazırlayıp sundugu “İyi Geceler, İyi Sanslar” programında MC Carthy’nin tüm gizli çamaşırlarını ortaya dokuyor, iğrenç yönlerini belgeliyor ve böylece acımasız Senatörü sokağa çıkamaz hale getiriyordu. Murrow’un çabalarıyla vatan hainlerinin sayısı 50’ye iniyor ve 4 yıl suren soruşturma sonunda hepsi aklanıyordu.
“Soruşturmayla, zulüm arasında ince bir çizgi vardır. Bu Senatör, o çizgiyi aşarak “cadı avı” yapmış ve korku yaratmıştır ” diyen Murrow, gazetecilik mesleğinin anıt ismi oluyordu. Dayanılmaz baskılar sonunda issiz kalıyordu ama, Antikomünistliğin devlet politikası olarak benimsendiği ‘cadı avı’ yıllarında bile hiç bir ülke yöneticisi “Murrow yargılansın, devletinin gizli belgelerini açıkladığı ve hainleri savunduğu için zindana atılsın” demiyordu.
1974 yılında pırıl pırıl 2 genç gazeteci Bob Woodward ve Carl Benstein, Demokratik partinin karargahının dinlenmesi ile yaptığı ve ‘Watergate Skandalı’ olarak bilinen haberleri sonucu Baskan Nixon istifa etmek zorunda kalmıştı. Yine Nixon döneminde Savunma Bakanlığı, Vietnam Savaşı’nda durumun gittikçe kötüleşmesini ortaya koyan bir ‘Pentagon Raporu’ hazırlamıştı. Raporu ele geçiren Washington Gazetesinin yayını ‘Ulusal çıkarlar’ gerekçe gösterilerek durdurulmuştu. Ancak Amerikan Yüksek Mahkemesi, basın özgürlüğü ve halkın bilgi edinme hakkini gözetip bu yasağı kaldırmıştı. Ne ‘Watergate Skandalı’nda hiç bir yargı mensubu onları ‘Casusluk, vatana ihanet’ gibi suçlamalarla yargılamayı akıllarının ucundan dahi geçirmemişlerdi. Ne de Washington Post’u , “Ulusal çıkarlara darbe indiren, casus ve vatan haini gazete” yaftasıyla boy hedefi haline getirilmemişti. Avrupa’dan bir örnek verecek olursak; Dünyanın en saygın yayın kuruluşlarından biri BBC, Devlete ait olmasına karşın 1956 Süveyş Savaşı’nda İngiltere’nin, kanalı millileştiren Mısır’a saldırmasına karşı çıkmıştı.
BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ ZİNDANA ATILDI
Ünlü televizyoncu ve gazeteci Uğur Dündar, dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşanan bu örnekleri anlattıktan sonra Türkiye’ye döndü.
Sayın Dündar, “sözün özü” diyerek söyleşimize son noktayı koydu;
“Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül, “halkın gerçekleri öğrenme hakkı”ndan tutuklanmıştır. İktidarın uzun süredir “olağan şüpheli” olarak baktığı BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ kelepçelenip zindana tıkılmıştır. Edward Murrow’un dediği gibi; soruşturma ile zulüm arasındaki ince çizgi aşılıp zulme dönüştürülmüştür. Yargı bağımsızlığına ve hukukun üstünlüğüne ‘elvada’ denilmiştir.
Söyleşimiz bitmişti, ancak sohbetimiz devam ediyordu.
Uğur Dündar, restoran sahibi Hüseyin Özer ve bana kitabını hediye etti.











