Dünyanın her yerinde, irili ufaklı tüm iktidarların, güç odaklarının bir hayali var. "Ne yaparsak yapalım insanlar ancak bizim söylediğimiz kadarını bilsinler, işimize gelmeyenleri kimse duymasın" diyorlar.
Modern, demokratik, çağdaş bildiğiniz ülkelerin iktidarları da böyledir.
Oralar ile bugün basın özgürlüğünde alt liglerde mücadele eden bizimki gibi ülkelerin farkı iktidarlarından kaynaklanmaz. Toplumlarından kaynaklanır.
En küçük bir olumsuzlukta istifa eden yabancı devlet adamlarını görünce, "Ne onurlu adam" diyoruz.
O toplumda kabul göreceğini bilse, istifayı aklına bile getirmez emin olun.
İstifa ettiren, topluma hesap vermek zorunda bırakan refleksler başkadır.
Bizde de asıl mesele bu toplumsal düzeni kurabilmektir.
Yoksa gücü eline alan mutlaka kendisine doğru yontmaya devam edecektir.
İnsanların önüne denetimsiz çuvalla para koyup dürüst olmalarını beklemek gibi bir ahmaklığımız var.
Oysa o çuvaldaki paranın konrtolünü sağlayacak, hırsızlık yapılmasını engelleyecek sistemi kurmak zorundayız.
Sistem bozuk olunca, erki eline geçiren istediğini yapmaya, bizler itiraz etmeye devam ederiz.
İlhan Selçuk sabahın köründe evinden gözaltına alınıp götürülürken, "Bu kadarı da olmaz" demiştik.
Oysa cevzaevlerinde adı sanı duyulmamış onlarca gariban gazeteci vardı.
Ergenekon azgınlığı ve linci sırasında, KCK operasyonları adı altında yine onlarca gazeteci gözaltında iken Soner Yalçın, Nedim Şener, Ahmet Şık operasyonları geldi.
Yine, "Bu kadar olmaz" dedik.
Şimdi son günlerin en popüler isimleri Can Dündar ile Erdem Gül tutuklandı.
Bir kez daha "Bu kadarı da olmaz. Bardak taştı" diyoruz.
Yine tarihi kırılma anlarından söz ediyoruz.
Soner Yalçın, Ahmet Şık ve Nedim Şener'in tutuklanmaları nasıl bir kırılma anı ise Can Dündar ve Erdem Gül'ün tutuklanmaları da öyle bir kırılma anı imiş.
Cumhurbaşkanının emriyle mi tutuklandılar, kripto paralel bir operasyonla Cumhurbaşkanı Erdoğan'a tersten mi çakıyorlar? Analizleri yapılıyor.
İyi de birader, bu gazeteciler sizin şamar oğlanlarınız mı?
Daha dün, Rıfat Söylemez ile Adana Adliyesi'ndeydik. Dava üzerine dava açanlar, haberlerin bir tek satırında, yalan, yanlış, iftira bulamıyorlar ama ceza verdirmek için elli bin takla atıyorlar.
Kimini "Ülkenin gizli sırlarını deşifre ettin", kimini de "Saygın üniversitemizi kamuoyunda tartıştırdın, belediyemizi konuşturdun, derneğimizi eleştirdin" diye cezalandırmak istiyorlar.
Yapanları değil yazanları sorguluyorlar.
Yapanları değil yazanları suçluyorlar.
Yapanları değil yazanları hapsediyorlar.
İktidara, muhalefete, savcıya, hakime soruyorum;
Herkes sütten çıkmış ak kaşık bir gazeteciler mi bozuk?
Gerçekten gazetecilik olmasa herşey daha iyi mi olacak?
"Evet" diyebiliyorsanız ben bu işi bırakırım, diyemiyorsanız bırakın işimizi yapalım.











